Kırgız Toplumunda Sufizm Geleneği (2)


Açıklama: Asya halklarından biri olan Kırgız toplumu arasında İslamiyet’in Sufizm yoluyla yayıldığı bilinmektedir. Kırgızlar arasında İslamiyet’in Sufizm yoluyla yayılmasında birçok tarikat yapılanmasının Nakşibendî, Suffi Allayar, Ahmedi, Bakırgan ve Kırk Çiltenler büyük rol oynadığı bir gerçektir. Bu tarikatların bazı özellikleri zamanla Kırgız kültürünün bir parçası haline gelmiştir. Bu bakımdan Kırgızlar arasında günümüze kadar gelen bazı örf‐âdetlerde tarikatların izlerine rastlanabilir. Ayrıca Sufizme ilişkin izlerle, başta Manas Destanı olmak üzere, Er Töştük gibi kimi destanlarda ve XIX. yüzyıla ait şiirlerde karşılaşmak mümkündür. Bu anlamda Sufizmle ilgili Kırgızca deyimler dahi bulunmaktadır. Bunların yanı sıra Sufizm, dolayısıyla sufi kelimesi ile ilgili olarak yer adlarına (Sopu‐Korgon, Sufi‐Bülend), insan adlarına ve mütevazı insan anlamını veren nitelemelere yer verildiği de anlaşılmaktadır.
Kategori: KONUK KALEMLER
Eklenme Tarihi: 28 Ocak 2016
Geçerli Tarih: 17 Ocak 2018, 12:05
Site: Turk Kyrgyz
URL: http://www.turkkyrgyz.com/haber_detay.asp?haberID=1630


Tarikatlarla Ortaya Çıkan Örf‐Âdetler, Atasözleri ve Deyimler

Sufizm, IX. yüzyılda tüm  İslam dünyasına yayılan güçlü, daha çok da erkeklerin ilgi gösterdikleri bir dinî akım olmakla birlikte kadınlar arasında da İslamiyet’in yayılmasında katkıları olan işan ve kalpalara rastlanmaktadır. Saçlı işanlar olarak da bilinen tarikatta böyle bir durum söz konusudur (Mambetaliev 1966:8). Atınça Hatun (İslamiyet’i kadınlar arasında yayan, İslamî bilgilere sahip bayana verilen genel adlandırma) olarak ifade edilen zatlar buna en güzel örnektir. Bu gibi kimselerin Arapça bildiği ve okuduğu, aynı zamanda okuduklarını Özbek Türkçesine ve Kırgız Türkçesine de aktarabildiği ifade edilir. Ayrıca sufi tarikatları ile ortaya çıkan bazı örf‐âdetlerin günümüz Kırgız halkının kültürel anlamda geleneksel bir parçasını oluşturduğu anlaşılmaktadır. Buna, özellikle Çiltenlerin, İslamiyet’in hanımlar arasında yayılmasında ve İslamî bilgilerin yeni nesillere aktarılmasında Buçeyşembi anne (Büçeşembi ene, Bübü Çarşamba anne anlamında kullanılır) âdetinin kullanılması en güzel örnektir. Bu âdet, etraftaki kadınları bir araya toplayarak, yemek ikram edilmesi, bu esnada İslamî bilgilerin verilmesi ve dini sohbetlerin yapılması şeklinde kendini gösterir. Bu âdet uyarınca çarşamba günü, herhangi bir aile hanımının yedi evden sessiz bir  şekilde (her evden birer avuç kadar) un toplar. Eve unu getirdikten sonra yağda yedi tokoç (bir çeşit ekmek) ve bir külçö (yedi evden toplanan undan yapılan hamur, tandır ateşinde değişik şekilde pişirilerek) yapar ve o yedi kişiye (kadına) dağıtır. Bu toplantılar bittikten sonra, katılan kadınlara ikişer tokoç (ekmek türü) ve bir dilim külçö (ekmek türü) evlerine götürmesi için verilir. Bu merasime, aynı zamanda “atınca” da denir. Bu seremoniyi de, İslamȋ konulara vâkıf bir bayan idare etmesi gerekir. Sofraya (Kırgızca tasmal veya dastorkon olarak ifade edilmektedir) (Moçoev 1998:184) tokoç, külçö ve yedi aş konulur. Bütün bunların ötesinde, Müslüman olan ve ergenlik çağında bir erkeğin bu yemeği görmesinin ve yemesinin yasak olması, bu yemeğin en büyük özelliği olarak zikredilir. Ayrıca sofranın, ev sahibi kadın tarafından üç defa kurulduğu ve kaldırıldığı, o sırada içinden sessizce dua ve dileklerde bulunduğu dikkati çeker. Sofra kaldırıldıktan sonra secde yapar gibi alnını sofranın konulduğu yere değdirerek şükrettiği, toplantıya katılan, misafir gelen kadınların da kutlu ve hayırlı olsun anlamına gelen “kulluk bolsun, kulluk bolsun” sözünü söyleyerek dua ettikleri görülür. Bazı bölgelerde bu âdete müşkülüşat da denildiği ve hâlâ Fergana bölgesinde aynı  şekilde gerçekleştirildiği, orada bulunmakta olan kadınların La ilahe illallah Muhammedu Resulullah diyerek sâlat ve selam getirdiği, atınca olarak bilinen bilge kadının söylediklerinin orada yer alan kadınlarca tekrarlanarak zikre devam edildiği görülür.   

Günümüzde Kırgızistan’da, özellikle Oş, Celalabad vilayetlerinde Çarşamba günlerinde bu âdetin hâlâ sürdürüldüğü gözlemlenmektedir. Genellikle bir şeyin fazlaca istenmesi halinde, söz konusu dileğin gerçekleşmesi düşüncesiyle bu tür âdet, tören ve seremonilere sıkça başvurulmaktadır. Kırgız toplumunun Sufizmle ilgili bir diğer değer algısı da, işanın kaftanını alarak, küçük parçalar halinde çocuklara “tumar” (muska) yapılmasıdır. Evliyanın kaftanından alınan parça ile yapılan muskanın çocuğu hastalık ve illetlerden koruyacağına inanılırdı. Öyle ki, Sufizmle bağlantılı olarak, bazı işanların her yıl bir defaya mahsus olarak kırk gün süresince çiltene oturduğu, bu süre zarfında başta Sufizm olmak üzere tıp ve edebiyatla ilgili bir takım kitaplar okuduğu ileri sürülür. (Mambetaliev 1974:44,46). Bununla birlikte bazı hastaların çilten olma yöntemiyle, yani kırk gün bir yerde oturtup ve ona yemek vererek iyileştirme veya sufi yoluna girmesinin imkânı sağlanırdı.  

Kırgız dilindeki tarikatlarla ilgili atasözleri ve deyimler, genel itibariyle sufi ve mollayla (moldo) ilgilidir. Bu bağlamda “Sopu soğon cebeyt, cese kabığın da koyboyt” (Sufi soğan yemez, yerse kabuğunu bile bırakmaz), “Çala moldo din buzar” (yarım molla dinden eder), “Sopusungan moldonun üyünön ceti kamandın başı çığıptır” (Kendini sufi olarak gösteren mollanın evinden yedi domuz başı çıkar), “Bereerge akçan bolboso moldo üyünö da kirbeyt” (Verecek paran yok ise evine molla bile girmez), “Moldonun aytkanın kıl kılganın kılba” (Mollanın dediğini yap, yaptığını yapma), “Ala çapan kocodon sakta, Cıla baskan moldodon sakta” (Ala bula kaftanlı hocadan koru, belli etmeden yürüyen molladan koru), “Moldo aç kalsa bazar kıdırat, Sopu aç kalsa mazar kıdırat” (Molla aç kalsa pazar gezer, Sufi aç kalsa mezar gezer), “Moldonun suktuğunan bil, Corgonun kurçtuğunan bil” (Mollayı midesinden tanı, atı süratinden tanı)  gibi atasözleri yer alır. Ayrıca “Sopulukka baş  koyuu” (Sufiliğe baş koyma, sufi yoluna girme) gibi deyimlere de rastlanır.

Bununla birlikte Kırgızistan’daki tarikatların kendine has birtakım deyişleri de bulunur. “Orozo tutup namaz okugan tozoor, Dutar çertip sama tepken ozor” (Oruç tutup, namaz kılan yok olur; Dutar çalıp sema eden, uçar gider) sözleri Laçiler tarafından kullanılan nadir deyişlerdir (Mambetaliev 1966:37). Çilten adıyla ilgili deyim ve deyişler de mevcuttur. Bunlara çeşitli anlamlar yüklenerek kullanıldığı görülmektedir. Akıllı insanı tasvir etmek için kullanılan Çilten’in halk arasında “Çilten bolmok belen” denilerek çok akıllı mı olacaksın biçiminde kullanıldığı tespit edilir. “Köp basaar çiltender” (gezgin çiltenler) ateş üstünde yürüyen yeteneklilerdir. Uzun zamandan beri görüşmeyen kişilerin birbiriyle karşılaşması sonucunda “Çiltenge tüşüp ketken go dedi elem” sözünün görüşmeyeli uzun zaman geçtiğini ve kayıplarda olduğunu ima etmek için kullanılan bir deyiş olduğu düşünülmektedir.

Sufizmde Rol Oynayan Din Görevlileri  

Orta Asya’da Sufizmin başında bulunan kişi için sufi adının yanı sıra eşen tabiri de kullanılmıştır. Eşen’i takip eden ve yolunda giden kimselere ise mürit denilmiştir. Eşen seviyesine gelen müritlerin adları söylenmezdi. Orta Asya toplumunda bazen eşen yerine Farsça’da “onlar” kişinin adını söylemeden saygı gösterme usulü anlamını taşıyan “işon” (işan) denildiği de görülür. Bu geleneğin Kırgızlar arasında hâlâ sürdüğü görülmektedir. Söz konusu kimsenin adının söylenmeden seslenilmesi, bir saygı göstergesidir. Bu anlamda, benzer bir davranış biçimi, yeni gelen gelinle kaynata, kaynana, kayınları ve görümceleri arasında da söz konusudur; burada gelin, bütün bu yeni akrabalarına onla‐ ra saygı göstermek adına kesinlikle ismiyle hitap etmez.  Buna Kırgız toplumunda “tergöö” (kişinin adını söylemeden saygı gösterme usulü) denir. Belki de bundan dolayı “işan” (eşen) kelimesi kullanılmaya başlanmıştır. Eşen’in eğitimi dört aşamadan oluşmaktadır. Şeriatın inceliklerini ve sırlarını öğrenmek; Sufizm yoluna girmek; Allah’a ulaşma ve dünyalık işlerden vazgeçme; hakikate ulaşma, vahdet ve vuslata erişme, yaradan ile hem hâl olmadır. Sufizmin başında pir bulunur; o yolda ilerleme durumuna ise tarikat denir. Allah’a kavuşmak ve yek olmak için zikir çekilir. Bazen bu durum, ilahiler söyleyerek transa geçme halinde de gerçekleşir (Tabışalieva 1993:90).

Mürit, eşenin veya şayık (şeyh, şeyhü’l‐İslam) gibi kimseleri örnek alan, onların dediklerini yerine getiren kimsedir. Sufizm’de Allah’a yalvarma çeşitli şekillerde gerçekleşmektedir. Bu kimseler hep beraber oturarak, zikir ederler. Zikir kelimesi de Arapça olup hatırlatma, Allah’ı anma anlamına gelmektedir. “Orta Asya Sufizmi”nde en önemli unsur sadece ibadetle değil aynı zamanda çeşitli zikirlerle Yaradan’a yakın olmaktır. Eşenlerin yetiştirdiği müritlerin en önemli özelliklerinden biri, şüphesiz, ‘herkes içinde çok iyi sır saklamaları ancak eşenlerinden hiç sır saklamamalarıdır. Eşen tarafından yetiştirilen ve yük‐ sek bir konuma erişen müritler, köylere, eşen tarafından sopu (Sufi) olarak tayin edilirler. Ayrıca müridi çok olan sufilerin saygınlığının bir o kadar fazla olduğu da bilinmektedir. Bununla ilgili halk arasında “Atağın elge cayıp turgan kırk murutu bar” (Namını halka yayan kırk müridi var) deyişi aynı zamanda müritlerin sufilerin tanıtılmasında ne kadar önemli bir yere sahip olduğunu gösterir (Yudahin 1985:41). Müritlere bir takım görevler verildiğini de görmek mümkündür. Bu bağlamda kimi müritlerin zekât toplamakla görevlendirildiği tespit edilir (Bayaliyeva 1981:27).  

Kırgız halkı arasında Nakşibendî tarikatının yayılmasında dumanalar önemli rol oynamıştır. Bunların elbise ve giysileri hakkında Bayaliyeva (1981:41), “Üzerinde yalnızca tek bir gömlek ve altında ise pantolon, başına kulo adında bir baş  giysi, boynuna astığı kulboor adında çanta ve elinde asa‐musa adındaki asası bulunurdu” şeklinde malumat vermektedir. 

Sufi tabiri Kırgızca sopu olarak kullanıldığından yukarıda bahsedilmişti. Sopu tabirinin Arapça “suf” sözünden türediği görülmektedir. Suf’un yün anlamına geldiği; terim olarak da, dervişlerin giydiği yünden dikilen kaftana, bunların yenlerinden de yünlerinin dökülür vaziyette olan giysiler için kullanıldığı görülür. Bu tabirden de ‘Sufizm’ adı türetilmiştir. Eşene bağlı müritlerin dışında kalenderler ve dubanaların (dervişler) da  İslamiyet’in yayılmasında önemli rol oynadığı anlaşılır. Kalenderler, ellerine “Asa‐Musa” dedikleri bir asayı alarak yamak giysileri giyinirler. Halk arasında dolaşan bu kişiler dış görünüşleriyle uzaktan dahi tanınan kimselerdir. Bazı araştırmacılar (Tabışalieva 1993:92), buradan hareketle, kalender ve dervişlerin elbiselerini Sibirya’daki şamanların dış görünüşüne oldukça benzetirler.  

Dr. Roza ABDIKULOVA

Kırgızistan-Türkiye Manas Üniversitesi Edebiyat Fakültesi

(Devam edecek)