GÜNCEL    EKONOMİ    EĞİTİM-KÜLTÜR-SANAT    YAŞAM - SAĞLIK    SPOR    ANALİZ    İHALELER
Foto Galeri Video Galeri Kırgızistan Kırgız Medyasından Künye
Özer RAVANOĞLU

KAŞGARLI MAHMUD’UN KÖYÜNDE (2)

21 Mart 2014, 23:59

Özer RAVANOĞLU

Facebook  Twitter  Google  StubmleUpon 

2004 yılında Mart ayının son günlerinde, Diyanet İşleri Eski Başkan Yardımcılarından, o gün için Türkiye’nin Bişkek Büyükelçiliğinde Din Hizmetleri Müşaviri olarak görev yapan Mehmet Güler Hoca ve TİKA  Bişkek Temsilcisi Nuri Bey ile beraber bir Pazar günü çok erken saatlerde Barskon’a doğru yola çıktık. Yolda giderken, hep Barskon köyünü ve Kaşgarlı Mahmud’u konuştuk. Bu köye bir hizmet yapabilmek için üçümüzün birlikte hareket etmesi gerekiyordu.

Barskon köyü göl kıyısından birkaç kilometre içerde kalıyordu. Geleceğimizden haberleri olduğu için köy kavşağında bizi bekleyenler vardı. Biz de karşılayıcılarımızla hoş beş yaptıktan sonra hep birlikte köye doğru ilerledik.

                                                  th_KM4.jpg

Issık Göl’ün bütün çevresinde olduğu gibi bu köy de yeşilliklere bürünmüştü. Köy tamamen bahçeli tek katlı evlerden meydana geliyordu. İki katlı veya üç katlı çok az bina vardı. Herhalde vaktiyle resmi daire olarak yapılan üç katlı bir binanın önünde durduk.                 

                       th_KM2.jpg                  th_KM1.jpg

Bu üç katlı binanın giriş katında, sağ tarafta bir odayı dernek merkezi olarak kullanıyorlardı. Bizi doğrudan doğruya oraya aldılar. İçeride birkaç sandalye ile bir masa ve iki küçük sehpa vardı. Sade bir görüntü veren odada tek dikkati çeken şey köşedeki Amerikan bayrağı idi. Sehpalardan birinin üzerindeki İngilizce kitaplar ise Amerika’yı tanıtmaya, anlatmaya çalışan kitaplardı. Arkadaşlarımın yüzüne baktım. “Geç kalmışız, onlar bizden önce gelmişler”, dedim. Bu arada Nuri Bey dışarı çıktı. Arabasında bulunan bir tarafı iğne şeklinde küçücük bir Türk bayrağı ile döndü. Yan taraftaki panonun üzerinde duran Amerika bayrağının da üstüne elindeki bayrağı iliştirdi. “Böylece bizim de geldiğimiz belli olsun” dedi.

Çaylarımızı içtikten sonra köyü gezmeğe çıktık.

Bizi önce mescit olarak kullandıkları yere götürdüler. Mescit olarak kullanılan yer; dört beş odalı harap bir binanın,  bir odasından ibaretti. Odanın birisine yere namaz kılmak için bir halı konmuştu, “burası mescidimiz” dediler. Diğer odalar kullanılamayacak durumdaydı, yerler delik deşik,  kapılar, pencereler kırık döküktü. Yer yer gerek içerde, gerekse dışarıda dökülmüş sıvalar sefaletin boyutunu gösteriyordu. Binanın giriş kapısının üstündeki Kiril alfabesiyle yazılmış tabelayı heceleyerek okuyorum. Tabelada “Kaşgarlı Mahmut Yetimhanesi” yazıyor. Demek ki eskiden burası yetimhane olarak kullanılmış. Sadece bir halıdan ibaret olan mescidin minareden vazgeçtik, abdest alacak yeri de yok, tuvaleti de yok. Bahçenin diğer tarafında harap bir şekilde ikinci bir bina daha var. Herhalde bu mahal de yetimhanenin idare yeri olarak kullanılmış olsa gerek. Yetimhanenin bahçesinde Karahanlı prensi Kaşgarlı Mahmud’u rahmetle, minnetle anarak ruhuna fatihalar gönderdik.         

   

Rahmetli Mehmet Akifin meşhur “Ya hamiyetsiz olaydım yahut param olaydı” mısraı gayri ihtiyari ağzımdan çıktı. Bahçenin bir tarafına çekildim. Kendi kendime hayal kurdum. Onun için de akçeye gerek yoktu ya.

İkinci binayı tamir ederek imam lojmanı olarak kullanılanileceğini düşündüm. Halı konmuş odayı arka tarafa doğru genişleterek yüz kişinin namaz kılabileceği bir mekân haline getirmek mümkündü. Diğer odalar yirmi, yirmi beş kadar Kur’an kursu talebesini yatılı olarak muhafaza edebilirdi. İçi dışı tamir edilen binanın şu köşesine de otuz metre yüksekliğinde zarif bir minare olmalıydı.

Ayrıca “güzel bir bahçe duvarı yapılmalı, kemerli, görkemli bir kapıdan bahçeye girilmeliydi. Şu tarafa da abdest alma yerleri yapılmalıydı ve orta yerde küçük, zarif bir şadırvan olmalıydı” diye hayal ettim.             

Tekrar dernek merkezine döndük. Binanın önündeki bahçe de bir çadır kurulmuştu. Çadırın içindeki, uzun bir masaya Kırgız mutfağının ürünü çeşit çeşit yiyecekler dizilmişti. Biz masa başına yerleşirken bir hanım “piyala” tabir edilen kulpsuz,  özel çay fincanlarıyla çay servisi yapmaya başladı.

Bir taraftan çaylarımızı yudumlarken bir taraftan da sohbetimiz devam ediyordu.  Yeraltı kaynakları bakımından Kırgızistan diğer Türk cumhuriyetlerine göre çok fakirdi.  Issık Göl civarında bir Kanada firmasının altın çıkardığını biliyordum. Altın çıkaran firmanın işletmesi buraya çok yakınmış. Dernek başkanı hanım “Bize biraz yardımları oluyor” dedi. Merakla “ne kadar yardımları oluyor” diye sorduk.

10.000 som yardımda bulunduklarını öğrendik. O günkü geçerli kura göre aşagı yukarı  200 ABD doları civarında bir para. Vicdansızlar som olarak söylüyorlar ki fazla gözüksün diye. Batı kapitalizminin acımasızlığı her yerde, her zaman böyle sırıtıyor. Sen bu ülkenin tonlarca altınını çıkar, sonra on beş yirmi gramla göz boyamaya kalk.

Barskon köyünün kuzey tarafında bulunan bir geçit’i mutlaka bize göstermek istediklerin söylediler. Ancak biz günü birlik gelmiştik. Dönüş vaktimiz yaklaşmıştı. O geçide gidecek vaktimiz yoktu. Arabamıza da güvenmiyorduk. Gündüz gözüyle Bişkek’e dönmemiz geceye kalmamamız gerekiyordu. Yolda kalma tehlikemiz vardı. Geçide gitme işini bir dahaki sefere bırakmağa karar verdik. “Asya’da Beş Türk” kitabını okuduğum için o mahut geçit hakkında bilgim vardı. Barskonlularla benim bildiklerim örtüşüyordu.

1916 Yılında çok büyük bir kırgın olmuştu. Yalnız Issık Göl çevresinde otuz bin aile, Ruslar tarafından yediden yetmişe yok edilmişti. Canını kurtarmağa çalışanlar bu boğazdan Doğu Türkistan’a kaçmağa  çalışıyorlardı. Çoluk çocuk yollara düşen bu insan kalabalığının çok azı kendini kurtarabildi, binlercesi bu boğazda can verdi. O feci Kırgız kırgınında ekseriyeti bu bölgelerde  olmak üzere Bişkek, Tokmok  ve Issık Göl’de ölenlerin sayısı üç yüz binin üzerindeydi.                       

 Mesai arkadaşım mimar Kadir Koçer, eşi Deniz hanımla birlikte Barskon’dan otuz kilometre ilerdeki yedi öküz (Ceti Ögüz) tabir edilen kaplıcalarda 2003 yılı yazında tatil yapmışlardı. Kırgızlar (Ğ) harfini kullanmıyorlar. Mesela; (dağ) yerine (too) diyorlar. Her ne kadar bu mesele mütehassısların işi ise de; Kırgızlar (Ğ) kullanmadıklarından dolayı bana göre bu “yedi öküz” adının “yedi oğuz” olması lazım diye düşünüyorum.  Çünkü böyle tahrif edilmiş kelimelere başka yerlerde de rastladım.

Kadir bey kardeşimiz kaplıcada kaldığı süre içinde orada rastladığı yaşlı bir Kırgızdan dinlediklerini anlatmıştı. Yedi Oğuzlu Kırgızın anlattığına göre; Binlerce Kırgız can havli ile akın akın bu geçide doğru geliyorlar, arkalarından silahlı Ruslar taip ediyor. Geçidin kritik bir yerine kurulmuş bir makineli tüfek, geçide girenleri ekin biçer gibi biçiyor. Geri dönüş mümkün değil. Kafileler cesetlerin üzerine basarak ilerlemeğe çalışıyor.

Bir aralık makineli tüfek susuyor. Yukarılardan, makineli tüfeğin bulunduğu taraftan iki müsellah insan geliyor. "Biz TÜRKÜZ, Türkiye’den geldik, sizlerle kardeşiz. Yukarıdaki makineli tüfeği susturduk, artık rahatlıkla geçebilirsiniz" diyorlar.

“Asya’da Beş Türk” kitabında bu geçitten bahsediliyor ama bu makineli tüfeğin susturulması olayından bahsedilmiyor. Bir tarihçimizin bu olayları incelemesi lazım. O günlerden bahseden gazeteleri, kitapları inceleyen veya yukarıda anlatılan olay gibi o günlerle alakalı kimseleri bulup dinleyen kimse, yeni nesillere çok kıymetli bilgiler aktarmış olacak.               

Dönüş vaktimiz gelmişti. En kısa zamanda tekrar gelmek ümidiyle vedalaşarak Barskon'dan ayrıldık.

TİKA ile müşterek bir program dâhilinde Barskon’a bir Kaşgarlı Mahmud Müzesi yapmayı düşündüm. Müzenin yanına, fazla göze batmadan, bir de mescit yaparız diye tasavvur ettim. O günlerde  Türkiye’de müthiş bir irtica yaygarası vardı. İrtica konusunda pek hassas (!) bir de Cumhurbaşkanımız vardı. Onun için fazla göze batmadan diyorum. Tabi mescidin küçükte olsa bir kütüphanesi mutlaka yapılmalı. Mehmet Güler Hocaefendi vasıtasıyla Türkiye Diyanet Vakfının desteğini de alabilirsek yapılacak tesislere Kuran Kursu da ilave edildi mi külliyemiz tamam. Bu meselede böylece dört dörtlük bağlanmış olacaktı.

Bişkek'e döndükten kısa bir süre sonra TİKA temsilcisi Nuri Bey görevden ayrılarak Türkiye’ye döndü.  Mehmet Hoca efendinin himmetiyle Türkiye Diyanet Vakfının Kırgızca yayınlarından üç koli kitap gönderebildik Barskon'a.

Erken emeklilik diye yeni bir uygulama bahis konusu oldu. Bu erken emeklilik yasasından dolayı Mehmet Güler Hocamız da Türkiye’ye dönmek mecburiyetinde kaldı. 

Barskon için düşündüklerimiz maalesef gerçekleşmedi. O köyün sıkıntıları bir ur gibi içimde hala bütün tazeliği ile duruyor.

Bu haber 1664 defa okunmuştur.

Facebook  Twitter  Google  StubmleUpon 
Özer RAVANOĞLU Özer RAVANOĞLU
MANAS İLAHİYAT FAKÜLTESİ ve TATBİKAT CAMİİ
Nurettin AKSU Nurettin AKSU
Kırgız sanat dünyası acı bir yılı geride bıraktı

  •  
  •  
  •  

  • Bugün haber eklenmedi.

  • Son 7 gün haber eklenmedi.

  • Bu ay haber eklenmedi.

Tüm videolar

  Atambayev'den klip
 

Atambayev'den kl

İzlenme:966

   
  Bir Zamanlar Ankara'da
 

Bir Zamanlar Ankara&

İzlenme:1946

   
  Büyük Manasçı Sayakbay Karaliyev
 

Büyük Manasçı Sayakb

İzlenme:2092

   
  Yetenek Sizsiniz 2014 / Atai Omurzakov ve Tumar KR
 

Yetenek Sizsiniz 201

İzlenme:3310

   

Tüm fotoğraflar

  TALAS
 

TALAS

İzlenme:0

   
  BATKEN
 

BATKEN

İzlenme:0

   
  SON KÖL
 

SON KÖL

İzlenme:0

   
  KIRGIZİSTAN'DAN
 

KIRGIZİSTAN'DAN

İzlenme:0

   

ANKET

Örnek Anket?



Tüm Anketler

Döviz Kurları

HAVA DURUMU